İnsan Hakları Makalesi

Genel olarak İnsan Hakları onursal bir yaşam sağlayabilecek tüm unsurların sistem tarafından eşitçe herkese sağlanması olarak tanımlanabilir. Diğer bir deyişle bu unsurlar sistemin garantisi ve güvencesi altında olup, bir başkasının veya bir başka grubun etkisi altında olamazlar. Bu açıdan bakıldığında hiçbir insana fikirsel sömürü, kıyım, maddi ve manevi baskı yapılamaz. Kısacası insan hakları, insanların kendilerini istedikleri gibi ifade edebilmeleridir. Ancak, bu hak sonsuz özgürlük anlamına gelmez, özgürlükler, başkalarının özgürlüklerinin kısıtlanmaya başlandığı noktalarda sınırlanır. İnsan haklarının doruğa ulaştığı demokrasilerde iki şey dikkati çeker, “Eşitlik “ ve “Hoşgörü”. İnsan hakları için yaşamsal öneme sahip bu iki özellik, toplumun tüm bireyleri tarafından kabul edilip özümlendikçe, o toplumda çağdaş anlamda insan haklarından bahsetmek mümkün değildir.

İnsan hakları kavramı ilk olarak Orta Çağ Avrupa’sında Hümanizm fikrinin gelişmesi ve skolastik düşüncenin zedelenmesi ile ortaya çıkmıştır. Hümanizm ile insanın değeri ön plana çıkmış, eğitiminin de artması, fikirsel kısıtlamalar ve dini baskıların yavaş yavaş eski gücünü yitirmeye başlamasına neden olmuştur. Hümanizm akımının getirdiği insanı konu alan düşüncenin ortaya çıkmasını takiben 18.yüzyılda Fransız filozofu Jean Jacques Rousseau “insanlar hür ve eşit doğarlar; doğuştan itibaren vazgeçilmez, devredilmez hak ve hürriyetler sahip olurlar.” diyerek bireysel insan haklarını ilk kez dile getiren kişi olmuş ve insan hakları kavramına yeni bir boyut getirmiştir. Özellikle Fransa da ortaya çıkmış olan bu fikir 1789’da dünya tarihini değiştiren Fransız İhtilali’ne sebep olmuş ve Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi ilan edilmiştir. 18. yüzyıldaki bu düşünce bireysel nitelikli olup, yasal eşitlik, kişi güvenliği, bireysel özgürlük, düşünce ve inanç özgürlüğü, siyasal haklar ve mülkiyet hakkı en önemlileriydi. Devletin görevi kişilik haklarına karışmama ile sınırlıydı. Oysa sadece bireysel haklara sahip olmak, insanların ekonomik durumları düzelmedikçe bir anlam ifade etmiyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısına doğru, reformçu düşüncelerle sosyal eşitlik eğilimli kitle hareketleri başladı. 20.yüzyılda yasalar, anayasalara giren insan hakları ekonomik, sosyal ve kültürel nitelikliydi. Halkın daha iyi yaşama özlemini dile getiren bu haklar devlet yönetiminde değişmelere yol açtı. Devletin çalışan sınıfların ekonomik sosyal bakımdan güçlenmesi için etkin bir rol oynaması bekleniyordu. Böylece “Sosyal Devlet” kavramı ortaya çıktı ve seyirci özelliği yerine müdahaleciliğe bıraktı. İnsan hakları kavramı böylece tabanını genişleterek bireysel haklardan, ulusların siyasal, ekonomik sosyal ve kültürel geleceklerini belirleme, kalkınma ezilen halkların bağımsızlık, dünya nimetlerinden eşit ve hakça yararlanabilmek, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olmak gibi kollektif bir nitelik kazandı. 2.dünya savaşından ve 1945’te Birleşmiş Milletler’in kurulması ile gündelik dile girdi. Ve 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin imzalanması ile evrensel bir işlerlik kazandı.

Genel anlamda insan haklarının tanımı ve tarihçesini inceledikten sonra, günümüzde ve pratikte ve bu alanda ne kadar yol kat etmişiz ve evrensel anlamda ve Türkiye’de neler yapılmış, diye bakmak istiyorum. Özellikle batılı demokrasilerde insan haklarında oldukça büyük bir yol katedilmesine karşın, gerçek anlamda insan haklarının global boyutunda çok bir şey yapılmadığı kanaatindeyim. Bunun en çarpıcı örneği Avrupa’nın ortasında yaşanan Bosna Dramıdır. İnsanların sadece inançları yüzünden baskı ve zulüm, bu ülkelerin insan hakları konusunda ne kadar yol kat ettiklerinin en büyük göstergesidir. Ne acıdır ki, insan haklarında kendini lider sayan bir toplum anlayışı, bu hakları ekonomik çıkarlara endekslemiştir. Küveyt’te insan haklarına gösterilen duyarlılık, maalesef Bosna’da ve Kafkasya’da gösterilememiştir. Bunun da ötesinde, insan haklarının öncülüğünü yapan toplumlarda azınlıklara karşı alınan tavır, bu toplumun kendi içerisinde dahi ne kadar yol katettiğini gösteriyor. Bunun en çarpıcı örneği de yurttaşlarımıza Almanya’da hissettirilen maddi ve manevi baskılarıdır. Aynı örneği bir başka Avrupa ülkesi için vermek mümkündür.

Global bakıştan sonra, kendi içimizde bu alanda neler yapabilmişiz diye bir baktığımızda görürüz ki, resim ne söylendiği kadar kötü, ne de sistemin abarttığı kadar iyidir.
Özellikle Atatürk’le beraber, doğru ve diğer İslam ülkelerini ile karşılaştırıldığında oldukça büyük bir rol katettiğimizi görürüz. Evrensel standartlarla karşılaştırdığımızda ise maalesef aynı hoşgörü ortamını yarattığımızı ve ya özümlediğimizi söylemek mümkün değildir. “Hoşgörü ve Eşitlik” kavramının sınırlı tanımlandığı veya algılandığı toplumlarda çağdaş anlamda insan haklarından bahsetmek ne derece doğru olur bilemem, Türkiye’de durumum kompleksliği hem sistemde yaşayan bireylerden kaynaklanmaktadır. Sistem iki unsuru tanımlarken sınırlı tutmakta ve bireyler de kendi doğrultularında yorumlamaktadır.
Çelişki de buradan kaynaklanmaktadır.

Özetlemek gerekirse, bireylerin kendilerini özgürce ifade edebildiği, birbirine saygı duyduğu, sevdiği, hoşgördüğü, onursal mutlu bir yaşamın sürdürüldüğü, temelini adalete dayamış bir toplum yaratmak ortak isteğimizdir. Böyle bir toplumu yaratırken, çözümleri batı toplumunda yani dışarıda aramak yerine, kendi içimizde, yani kendi kültürümüzde, kendi insanımızla arayarak bulmak ve değişen, gittikçe küçülen dünyaya örnek olmak lazımdır.
Ben Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanların bunu başaracağına inanıyorum.