Mücevher Makalesi

Mücevherle ilk tanışmanız ne zaman olmuştur, hatırlayanınız var mı? Annemizin verdiği bir kolye, halamızın taktığı bir çift küpe veya belki de arkadaşımızın hediye ettiği bir yüzük… Peki hiç düşündünüz mü mücevhere neden ilgi gösterdiğimizi? Ya da mücevherin tarihçesini hiç merak edeniniz oldu mu? Mücevherin geçmişi çok eskilere, M.Ö. 3000 yılına kadar dayanıyor. İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne gidip gezenler bilirler; Burada ilk Tunç Çağı’na ait mücevher örneklerini görmek mümkündür. Yüzyıllar boyunca çeşitli medeniyetler değişik madenlerden yararlanarak kendi tarzlarında mücevher yaratmışlardır.

Eski mısırda kullanılan madenler en çok altın, ender olarak gümüş, bazen de bakırdır. İran’da farklı etkilenmeler görülür; British Museum’da bulunan ve altın levhalardan, yüzüklerden meydana gelen Oxus hazinesindeyse İskit etkisi vardır. Yunanlılar her türlü mücevheri biliyorlardı, fakat çoğunlukla ipe geçirilmiş renkli taşlardan gerdanlıklar, küpeler yapmayı yeğlediler. Roma İmparatorluğu’nda altın ve yarı değerli taş işçiliği her zaman yüksek bir düzeydeydi. Galyalılar, bilezikler, çekiçle biçimlendirilmiş ve kaynaklanmamış madeni şeritlerden altın gerdanlıklar yapabiliyorlardı. Bizanslılar ise renkli taşların çokluğundan hoşlanıyorlardı. Rönesans’ta çarpma ve mine tekniği öne çıktı. Mineli insan figürleri ilk kez broşlarda görüldü. XVI. Yy’ın ikinci yarısında, fantastik yaratıkları temsil eden büyük, barok bir inciden meydana gelen mücevherler yapılmaya başlandı.
XVIII. yy’da daha büyük bir fantezi ortaya çıktı: Akşam takılan mücevherlerle gündüz takılan mücevherler arasında ayrım yapıldı. Ayrıca orta halli kesimler için yaptıkları mücevherlerde kuyumcular sahte taşlar ve doğal kristal kullanmaya başladılar.

Romantik dönemin duygusallığı saç örgüsü biçiminde mücevherleri öne çıkardı: Örgülü bilezikler, madalyonlar, vb. Bu dönemde Ortaçağ, Rönesans tutkusu ve teknik gelişmelere bağlılık, montüre ve mine ilgiyi arttırdı.
XX.yy’da Art Nouveau’nun mücevhercilikteki uygulaması doğulu temalarla kıl dışı süslemeler yapmak oldu. Bitkiler, hayvanlar ve insan bedeni stilize edilerek büyük bir çeşitlilik içinde fantastik bir dünya yaratıldı: her çeşit değerli taş kullanıldı. Sonunda sanatçılar mücevheri “bakılmaktan çok dokunmak için yapılmış eşyalar” olarak görmeye başladılar.

Mücevher, tarih süreci içinde bir süs eşyası olmaktan çıkıp efsanelere de konu oldu. Bir efsaneye göre, Sancy elması Hindistan’daki bir Brahma tapınağında yer alan bir heykelin gözlerinden biriydi ve bir Fransız asker tarafından çalınmıştı. Prens Orlov, bu elması Rusya çariçesi yakaterina II için satın aldı. Sancy elması 1604’te İngiltere Kralı James I’e satıldı. Elmas XVIII yy. boyunca krallığa ait takılar arasında yer aldıktan sonra da Louvre’da Kraliyet elmasları arasındaki yerini aldı.

Sancy, Orlov, Büyük Conde ve Regent elmasları gibi dünyanın sayılı taşları arasında yer alan başka bir elmas da İstanbul’da Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenen Kaşıkçı elmasıdır.

Tarih boyunca mücevherler üzerine bir çok efsaneler yaratan, kendisini etkileyen taşları şekilden şekle sokmak için hayal gücünün sınırlarını zorlayan insanoğlu niçin mücevhere bu kadar çok ilgi gösteriyor, hiç düşündünüz mü? Bu taşlara yeni formlar kazandırabilmek için neden bu kadar çok çabalayıp duruyor? Neden küçücük bir taş parçası için bir servet ödemeyi göze alıyor? Aslında bu soruların çok basit bir cevabı var: Mücevher, insanın kendisini daha iyi hissetmesini sağlıyor. Boynumuza geçirdiğimiz bir kolye, taktığımız bir çift küpe daha ilginç, daha hoş göründüğümüz fikrini uyandırmıyor mu bizde? Ve bu düşünce sayesinde içimizde bir mutluluk hissetmiyor muyuz? Çoğu insan mücevheri, karşısındakini etkilemek amacıyla kullandığını düşünürken gerçekte asıl amacının kendisini daha iyi hissetmek olduğunun farkına varamıyor. Ben mücevherin kullanım amaçlarından birinin dışardan bakanlar tarafından hoş görülmek olduğunu kabul ediyorum, ama bu, kişinin kendisine hoş görünmesi ile kıyaslanınca çok küçük bir ayrıntı olarak kalıyor.

Mücevher aynı zamanda kullanın kişiliğini ve kültür yapısına da vurur. Bileklerin dirseklerine kadar şangırdayan altın bilezikleri sıralamış, beş parmağına beş yüzük takan bir insanla abartıya kaçmadan çok daha zarif ve sade takılar kullanan bir insan yan yana geldiklerinde aralarındaki farklılık hemen belli olur. Bu fark iki insanın değişik düzeydeki kültürel yapılarından kaynaklanır. Çoğu insan bu konuyu “zevkler ve renkler tartışılmaz” diyerek kestirip atarlar. Ben bu sözün geçerliliğine inanmıyorum, çünkü bence zevkler, insanın kültürel alt yapısının bir sonucudur ve her konuda olduğu gibi mücevher kullanımında da insanların kişiliklerini ve kültür düzeylerini sergilerler.

İnsanoğlu her zaman mücevhere ruhen ihtiyaç duymuştur. Tarihinin ilk çağlarından itibaren mücevhere gösterilen ilgi bunun güzel bir kanıtı değil midir? Ama bu ihtiyaç aşırılılığa kaçmamalıdır. Mücevheri bir tutku, bir ideal haline getirmek hem çok yanlış hem de çok tehlikelidir. İnsanoğlu için bu tutku insanı mücevhere tutsak edebilir. Oysa mücevher, insan tarafından kullanılmak içindir; insanı kullanmak için değil.