Ölüm Makalesi

Doğmak, olgunlaşmak, yaşlanmak ve ölmek !

Var olmayı ve ölümü önce felsefi açıdan ele alalım:
Varlık sorunu; bilgi kuramı ve ahlak felsefesi ile birlikte felsefenin temek konularını oluşturur. Bu üç konudan filozoflarca ilk ele alınan varlık sorunudur. Thales evrendeki ana varlığın ne olduğunu aramış ve bunu hikayeler ve dinlerin açıklamalarıyla farklı biçimde “ana varlık sudur” diye cevaplandırmıştır. Ona göre her şey “su” dan oluşmakta ve gene “su” ya dönüşmektedir. Bunu yanında Aristoteles evreni bir bütün olarak kavramaya çalışmış ve bunun sonucunda Metafizikontoloji doğmuştur.

İnsan soru sorarak ve ona yanıt arayarak bir çok metafizik soruları ortaya koymuştur. Bu sorular arasında “varlığın ana maddesi nedir?”, “ölüm nedir? Sonsuza dek yok olma mıdır? Yoksa ölenler, yaşayanların göremedikleri bir yaşam mı sürdürüyorlar?” gibi değişik sorular vardır.

Peki ölüm nedir?

Ölüm canlıların yaşamının bitimidir. Bazı düşünürlere göre doğada var olan bir şey yok olamaz, yoktan da var olamaz. Buna göre ölümü yok olma diye düşünemeyiz. Ölüm hayatı sürdürür, ölüm canlıdan gelir. Peki ya hayat ölümden çıkabilir mi? Evet! Çünkü ölü bedenin öğeleri, başka hayatları doğurmak için dönüşecektir. Örneğin; ölü bir insanın veya hayvanın toprağa karışarak verimli toprak oluşturması gibi. Demek ki hayat ve ölüm sürekli birbirine dönüşür. Canlı bir varlık hücrelerden oluşur. Hücreler canlı varlığın içinde durmadan yaşarlar ve ölürler. Burada hem hayat hem de ölüm vardır. Bilindiği gibi ölü bir insanın sakalı, tırnakları ve saçları uzamaya devam eder. İşte bunlar; ölü bir kişinin içinde bile hayatın devam ettiğini kesin olarak kanıtlıyor. Yine ölü birinin kanı özel koşullar içinde saklandıktan sonra kan aktarımı için kullanılıyor ve başka bir insan iyileştirilebiliyor. Ne yüzde yüz ölüm, ne de yüzde yüz yaşam vardır. Eğer bunun tersi olsaydı birinin diğerine dönüşümü mümkün olmazdı.

Gelelim insan ölümüne. Ruh ve beden bizim iki parçamızdır. Onların birbirinden ayrılmasına ölüm denir. Burada ruh; bir taraftan vücuda hayat veren enerjiyi sağlayan soluk olurken, diğer taraftan da yaşayan insanların bilinci, düşünmeyi meydana getiren zihinsel faaliyeti olarak ifade edilir.

Beden ve ruhun, beyin ve düşüncenin diyalektik ayırımı bilim adamlarınca hala tartışma konusudur. Var olabilmesi için sinir sisteminin gerekliliği kanıtlamadan önce, yüzyıllar boyunca bu soluğun ve düşünce yeteneğinin sinir sistemine ait olmayan organlardan kaynaklandığı sanıldı. Beden ve ruh ayırımı 18. yüzyıl sonlarında yoğunluk kazandı. Bir yandan psikiyatri,psikoloji, psikanaliz ve ruhsal faaliyetlerinin normal belirtilerini inceleme konusu yaparken, öte yandan da tıp dalları vücudu ve vücudun normal ve marazi işleyişini inceliyorlardı. Fakat bu şematik bir ayırımdı ve hatalıydı.

Dinsel yönden ölüm ise; öldükten sonra tekrar dirilmektir. (ahiret gününe iman). Ölüm bir dünya değişimidir. Ruha sadece inanılır. Çünkü ruh bütün tasarılarımızın dışında bir varlıktır. Bunun için de ruh Rabbin emrindedir. Tanrı’nın bir parıltısı, bir alevi ve ışığıdır. Ruha inanmamak, evrime inanmamazlık olur. Bu konuda metafiziği savunan Aristoteles şöyle der:

“Her şeyin ilk nedeni Tanrıdır. Tanrı bütün olayların ilk hareket ettiricisidir. Ruh, canlıyı cansızdan ayıran başlıca etkendir. Bireysel ruh ölümdür, ölümsüz olan insanlığın ruhudur. Evrendeki oluş Tanrı’ya doğru giden bir oluştur. Çünkü evrenin tüm amacı, sonunda tekrar Tanrı’ya ulaşmaktır.

Ölüm gerçekleşince beden ağırlığında saatte 28. gr eksilme olduğu görülmüştür. İlk saniyede yani tam ölüm anında bu eksilme 21 gr olmuştur. Her cismin manyetik bir kuvvet alanı olduğu için bütün canlı varlıkların bedenini; çevreleyen bir ışın vardır. Rus bilim adamları bu eksilmenin gerçekliğini ispatlamıştır.

Yaptığım araştırmalar sonucunda kendi fikirlerimi de katarak, ölümü birçok yönüyle ve somut örneklerle size anlatmaya çalıştım. Victor Hugo’nun da dediği gibi “ölüm bu, ne hükümdar tanır, ne soytarı, herkesi aynı iştahla yutar!” ama gene de hepinize sağlıklı ve mutlu uzun bir yaşam diliyorum.