Senarist Makalesi

 Senarist, hayal gücüne dayalı gizemli karakterleriyle bizleri bulunduğumuz dünyadan kendi hayal dünyasına doğru bir yolculuğa çıkararak bizlerin yani izleyicilerin bilinçaltını yönetir.
Elbette ki okuduğumuz kitapların yazarlarıda aynı işi yapar gibi görünsede aslında genel olarak hayal gücünü yada görselleştirmeyi bizlere bırakır. Fakat sinema, dizi reklam ve benzeri gerek masa üstü yayıncılıkta gerekse network yayıncılık üzerinde bizleri görsel olarak daha çok kendine çeker. Belkide bu yüzden bazı gerekli gereksiz bilgileri görsellerele işlenmiş tablolardan takip etmesi yada kendini cezbederek ona yönelmemizi sağlar.
Fakat özellikle dizi biz izleyicilerin hayatlarına daha çok etkide bulunarak belkide bizlerin yani izleyicilerin hayatlarını yönlendirmekte fazlaca etkili. İçimizdeki hayal gücünün yok olması senaristin yazdığı yönetmenin çektiği yada kameramanın gördüğü gözle hayata bakmamamız, kendi hayatlarımıza çarmıha germekten farksızdır.
Gerçekte yaşanılan hayatın bazen zerre kadar alakasaı olmayan bazende en kötü örneklerini gözler önüne seren gereksiz sözcüklerle gereksiz diyaloglarla dolu olan şişme balonlardan farksız oyuncularınsa sadece güzel sanatlar fakültelerine kayıtlarını yaptırdıktan sonra sanki tekrar hiç uğramadıkları ise aşikar. Oysa ki çok fazla gerilerde değil ama Yeşilçam kuşağına kadar giderek senaristlerin yaratıcı olarak yada en azından halka indirgenerek yazılan o senaryolar bile halen takdir edilerek izlenir ve sahiplenilir.
Bence bir an önce silkinip en azından farklı konuların işlenerek farklılık yaratılması şart. Gelecek kuşakların en azından uçurumlarla tarif edilebilecek kadar bir farkın olmaması için çalışılmalı.a; yaşantımızda yön veren en önemli rüzgarlardan birisi. Kim tarafından ve ne zaman oluşturulduğu kesin yargılarla şekillenemez. Birçok bilim adamının engin çalışmaları sonucunda oluşturulmuştur. Bu bilim adamlarının başında Lumiere kardeşler gelmektedir. Bu kardeşler tarafından bulunan kamera, Yunanca “Kinima” sözcüğünden yararlanılarak takılan “Sinematograf” (Hareketi yazan) adının kısaltılmışıdır. Film kamerası konusundaki ilk ciddi adımlar Thomas Edison ve yardımcısı W.K.L. Dickson tarafından atıldı. 1894’te Edison, film göstericisinin atası olan “kineskop”u buldu. Dünyada ilk sinema gösterisi 1895 yılında Paris’te Lois Lumiere tarafından yapıldı. Günümüzde “yedinci sanat”da denilen bu yeni sanat, yalnızca doğayı hareketli resimlerle göstermekle yetinmedi, hemen hayal gücünü de onun yanına kattı.
Türkiye’de ilk sinema gösterisi 1896’da Yıldız Sarayı’nda yapıldı. Bunu Sigmund Weinberg’in Beyoğlu ve Şehzade başındaki halka açık gösterileri izledi. Düzenli ve sürekli film gösteren ilk salon yine Weinberg tarafından “Pathe” adıyla açıldı. (1908) Türkiye’de ilk film. Fuat Özkınay’ın çektiği “Ayastafanos Abidesinin yıkılışı” sekiz yıl sürdü. 1915’te kurulan merkez ordu sinema dairesi, çeşitli belgesel filmler yaptı.İlk konulu filmler, Sedat Simavi’nin çektiği “Pençe” (1917) ve “Casus” oldu. 1922’de ilk özel film yapımevi olan; “Kemal Film” kuruldu. Muhsin Ertuğrul tarafından çekildi: “İstanbul Sokaklarında” (1931) 1939’da Türk Sinemasında “geçiş dönemini” başladı. Bu dönemde çeşitli ve yönlü gelişmeler görüldü.
Bütün bu ilklerden sonra sinema, hayatımızdaki yerini derinleştirdi. Başlarda sadece bir eğlence gibi gelen sinemanın, bugün önemi kavrandı. Sinema deyince; akla hemen sinema salonları gelir. Karanlığa ulaşmak için sabırsızlanan sinema salonları. Bir an önce ışıklar sönsede şu kalabalık otursa der içinden. Çünkü çekemez onca gürültüyü, patırtıyı. Ve istediği an gelir. Işıklar söner. Sadece filmin yarattığı dünyanın ışığı aydınlatır yüzleri. Bu ortam içerisinde salonda, bir oh çeker derinden, kimsenin duyamayacağı kadar sessiz. Salon da, insan evdeki kadar rahat edemez. Oturması düzgün olmalı ki başkalarını etkilemesin, bir şeyler yememeli ağzını şapırtadarak, konuşmamalı canı istediği zaman. Böylece insan, toplum ile bir şeyler yapmayı öğrendi. İnsanların birbirlerine saygı duymalarına destek oldu Sinema.
Bu, yararın dış görünüşü idi. İçe de bir şeyler akmıştı. İnsanlar, başka yerlerin insanlarını görüp seyrediyorlardı. Bu, güzel bir olaydı. Onların kültürü ile tanışıyorlardı. Ve böylece insanların hayata bakış açıları genişliyordu. Bugün Sinema, dünün en büyük ispati. Bir sinema filmi yaşanılan günün özelliklerini taşır. Mesela siz 1960 yılları hakkında bilgi edinmek istiyorsanız; arşivden 60 kuşağına ait bir film ile o dönemdeki insanların yaşayış biçimleri, giyim kuşamı, sosyal davranışları hakkında bilgiler edinebilirsiniz.
Bugün yapılan sinema filmleri düne ve yarına dayalı. Dünün sinemaları kitaplardan alınıyor. Tozlu raflardan önümüze seriliyor. Yarınkilerin kaynağı ise sadece beyin. Beyin düşünüyor ve yapıyor. Böylece, gelecekten de biraz haberimiz oluyor. (Bilimkurgu)
Sinema geçmiş tarihi bugüne taşıyan en canlı araçtır. Bunun en güzel örneği “Kurtuluş” filmi idi. O günlerin acılarını, bizde onlarla birlikte tattık. Ama elimizden ağlamaktan başka bir şey gelmedi o anda. Çünkü o an gelecek için güç topluyorduk. Bu açıdan da sinema bir milletin ortak duygularını hareketlendirip onlara kuvvet verebilir.
Sinema toplum için yararlıdır; Eğer gerektiği gibi kullanılırsa. Amaç dışı kullanıldığı zaman aynen ateşin, yalancı ışına koşan kelebekler gibi insanları yakar.